Öykü
Mustafa Seyfi – Takas
Yüksek tavanlı bir ev, evin çalışma odası. Camdan içeriye sızan gökyüzü. Duvarlar kitaplıkla dolu, kitaplıklar gelişigüzel dizilmiş binlerce kitapla. Kitaplıklardan kalan boş yerlerine duvarın, birtakım film afişleri asılmış: Bogart, Jean Gabin, Yılmaz Güney vesaire. Köşede ayaklı bir boy aynası dikili. Her şeyden habersiz ve her şeyin şahidi.
“Emin misin bu verdiğin karardan ötürü?” diyor kadın, tekli koltukta oturmuş ve endişeli, pencereden dışarıyı izleyen adamın elini tutarak yalvarırcasına.
“Eminim, başka çarem yok” diyor adam elini kadının elinden usulca çekerek. Solgun, zayıf, gözaltları kararmış, teni rengini yitirmiş. Bir hastalık belirtisinde gibi bütün varlığı. Bir felaket evvelinin son durağı.
“Çarem değil, çaremiz demeni isterdim…” diyor kadın, eli yüküne dayanamamış bir dal gibi kırık sallanıyor.
Dışarıda telaşlı köpekler havlıyor egzoz patlatan arabaların arkasından. Güvercinler bir bildikleri var gibi sıralanmışlar elektrik tellerine. Aşağıda seyirciler, gözlerini kırpmadan kuyruklarını sallayan sokak kedileri. Adam bütün manzarayı hapsederek gözlerini yumuyor, kadın ağır ağır ayağa kalkarken. Ayaklı boy aynası, gövdesine çizdi bu resmi.
***
Kitapların çoğu kolilere doldurulmuş, bir hamal on beş dakikada bir sırtına yükleyip aşağı indiriyor kolileri. Son koliyi önüne çekmiş adam, son kitapların üzerine dayamış dirseklerini ve elinde bir hikâye yarışmasından kazandığı dolma kalemi. Dolma kalemin kapağını açıp okkasına bakıyor, uzun uzun inceliyor onu. Dudaklarında kendinin bile fark etmediği ince bir gülümseme. Bir umut kırıntısı dolanır gibi oluyor bilincinde.
Hamal yeni koliyi almak için geldiğinde, başka bir adam daha görünüyor kapıda. Rehinci Osman’dır bu yeni gelen. Rehinci olduğu halinden ve kıyafetlerinden anlaşılmaktadır sanki, suratında kirli bir gülümseme. Adam, Rehinci Osman’ı görünce vazgeçmişliğini anımsayıp dolma kalemi de bırakıyor önündeki son koliye. Son kolinin içinde son hatıra, son umut kırıntısının da un ufak edilişi.
Rehinci Osman simsiyah bez parçasına sarılı ‘bir şey’ uzatıyor adama ve gidiyor. Ayaklı boy aynasında adamın görüntüsü; elinde rehinciden aldığı siyah beze sarılı ‘şey’e bakar uzun uzun. Hamal son koliyi de yükleniyor.
***
Adam tekli koltuğunu perdeleri açılmış pencerenin önüne getirmiştir. Oturmaktadır ve geceden sabaha geçen göğün, koyu siyahtan koyu maviye açılan rengine dalmıştır. Sokak lambasından sızan turuncu ışığın altında gözlerini kırpmadan ve yüzünde kederli bir boşlukla dışarısını izler. Elektrik tellerinde güvercinler yoktur, tellerin altında onları bekleyen kediler de. Köpekler çekilmiştir kuytulara, karanlıkta bütün kâinatı sessize alan bir ihtişam vardır.
Neden sonra ayağa kalkar adam. Şimdi bomboş olan kitap raflarının önünde birkaç adım atıp durur. Daha birkaç saat önce binlerce kitapla dolu olan boş raflar arasında sadece tek bir nesne gözüne çarpar: rehinciden almış olduğu siyah beze sarılı ‘şey’. Adam alır bu emaneti: adamın yüzü ve bir siyah beze sarılı nesne. Vazgeçişin nişanesi bir yüz ve vazgeçişin bayrağı nesne. Adam siyah bezi sıyırır, toplu tabanca görünür siyah. Sokak lambalarının turuncu ışığında, tabancanın siyahlığı beklenmedik bir renk istilasıdır şimdi.
Adam bezi usulca yere bırakır. Bir tüy gibi usulca çıplak zemine düşer siyah bez parçası. Adam durduğu yerde tabancaya bakarak sallanır gibi olur. Yüzünde korkudan ziyade yorgunluğun ifadesi belirgindir. Tabancanın topunu açıp mermileri sayar parmak hesabı ile, emin olduktan sonra topu yerine bırakır. Birkaç adım daha atar, ayaklı boy aynasının karşısına geçer ve önce kendine, sonra elinde bedeninin bir uzantısı gibi kararan tabancaya bakar. Tabancanın horozunu kaldırır, halbuki daha sabah olmamıştır ve belki hiç olmayacaktır. Peşinden adamın silueti belirir aynada. Adam tabancasını ağır ağır kaldırır, takas edecek başka bir şeyi kalmamıştır artık. Ve aynadaki yansımasına nişan alır.
Ayaklı boy aynası şahittir her şeye.
