Connect with us

Öykü

Ömer Öztürk – Kapıda

Published

on

Gözlerimin kapakçıkları seğiriyor. Uyku yarım bir öyküye siniyor. Şiir gibi bir his benimki. Kimi an yorgun, efkârlı. Hazdan miras bir tebessüm düşlerime kulak veriyor. Manasız merdivenleri çıkıyorum usul usul. Önce Nisan düşüyor aklıma; ardı sıra da Salim Efendi düşüyor. Ah anam ah babam, onların önceliği de sonralığı da yok belleğimde! Onlar en derinde, usul usul, bir ırmak alttan daha koyu akar bilirim, her daim! Nisan’ın duru güzelliği bir yana, adının içindeki haz tebessüm etmeme neden oluyor. “ Kara gözlüm efkârlanma gül gayrı!” Alazlanan sarı sıcak arzı endam ediyor. Kapı tam önümde. Düşlerimde, evet evet, düşlerimde. Efkârım dindi. İp kadar keskin bir duruş… Elim beklenmedik biçimde uzandı kapıya. Usulca aralandı kapı. Sıkılgan bir gıcırtı zamanla birlikte eşlik etti bu aralanma anına. Anamın ölüm haberini aldığında külleri kırışan babam, daha sakin aralardı kapıyı ben uyanmayayım diye, iyi bilirim! Sarı sıcak esmer tenime çoktan sindi. Elemli ve nemli bir bakış gözlerime hükmetti. Habbe anamı, kurduğum son düşte tanıdım. Sessizlik derin bir sızıydı ortalıkta. Bir boşluk, bir manasızlık hali kocaman bir evhamı doğurdu o sıra. Kızılca bir ter alnımın kırışan yanlarında toplanıverdi. Dedim ya dışarıda alevden miras bir sıcaklık… “ Hey gidi Çukurova’m, bağrı yanık bir türküsün düşümde!”

İçimde, gittikçe bir korku yığınına dönüşen ürperti hali… Salim Efendi’den farkım yok. Sol ayağımı tam kapıdan içeri atıyordum ki sonsuzluğu henüz devşirmiş olan yağız bir çığlık sessizliğe hükmetti. Çığlık çığlığa bir yankı halinde çınlattı kulaklarımı. Damarlarım çat diye çatlamaya ramak kala tuttu nefesini. Sessizlik ardına bakmadan kaçıyordu boşlukta. Hani tutup da sorsalar düşmanın kim diye manasız bakışlar bırakarak boşluğa, tıpkı Salim Efendi gibi, ardına dönüp de bakıp gösteremeyecek kadar bir endişe halinde kaçıyordu. Uzun süredir ve bir hayli sıkıca tuttuğum kapı kolundan elimi ansızın sıyırıverdim. Neyse! Elim ter içinde, sanki kanı eksik kalmış gibi. Kapıdayım kapıda; tık tık! Bir gelen var. Habbe anam olmalı.

“Nereye gidiyorsun Asım?”

“Bir öykünün koynuna anne. Orada beni bekleyen bir sürü insan var.”

Vah vah çekerek uzadı annem. Tam o esnada avucumun içine ilişti göz bebeklerim. Gittikçe serinleyen bir ılıklık kocaman bir his olup düştü zihnime. Gidişime annem üzülmüş müdür? Ne saçma soru değil mi? Yüreği merhametsizden anne mi olur? Duygularım medcezir halinde. Ama son soru yanlıştı bilirim, ne anneler var dünyada; yüreklerindeki merhamete maraz doğmuş.

Tirşe bir günden kalan bir düş benimki. Şöylece bir süründüm kapı kolundan kurtardığım elimi bedenimin kalınca kumaşlarına. Kara yağız bir kanı delinin kolunun sırtını alnında gezdirmesi gibi.  Durmadı göz bebeklerim, kir pas içindeki ayakuçlarıma ansızın ilişti bilinçsizce. Yok yok, emeğin imbiğinden geçmiş gibi durmuyor. Habbe anamı çok özlüyorum. Kahveyi arayan bir renk cümbüşü ayakkabılarımın nüfuzuna işlemiş. Ayırdına vardı göz bebeklerim. Kurumaya yüz tutmuş çamur yığını, ayakkabılarımdan zihnime doğru derin bir evrilme halinde salındı. Pıtrak tarlasından selam getirdiğim aşikâr! Birde bataklığa dönmüş ıspanak tarlası, toz duman içinde fıstık tarlası, çuval çuval birikmiş soğan tarlası var. Kaldırınca sağ ayağımı kendiliğinden bir dengesizlik bedenime yayıldı. Sarsıldım. Tıpkı aşkın terke hazırlandığı bir ruh gibi. Önce büzüldü ruhum. Terini sıktı; su oldu dam dam damladı istemsiz. Güneş zavallı bir sanrı gibi önce bir mızrak boyu alçaldı, ardından içsiz bir tebessümle kayboldu boşlukta. Keşke Habbe anama “ Gardiyan oldum ben ana!” diyebilseydim, peki ya babam, ah babam! Dengesizliğim, zihnimin kuytu yanlarından devşirdiği muhtelif çözümleri faaliyete bile geçiremeden karanlık bir çıkarım halinde çarptı yüzüme, tıpkı bir tokat gibi. Usulca bir tütün sarmayı düşledim. Yetmedi, sıyrılıverdim düşlerimden. Usulca bir tütün sardım. Tütün sarışımdaki estetik tavır babamdandır bilirim. Bir de Neşet dayımı sabahlara dek dinleyişim yok mu, işte o da babamdandır. Neyleyim malı mülkü iki gözüm, ne güzel miras bırakmış babam, ah babam!

Yeniden ve bu kez daha da sakinleyerek, bir nebze olsun sabır aranarak etrafta, usulca ve çok sert olmayarak; hani derler ya karınca kararınca koydum ayağımı zemine. Laminant parke kendi iç sesini yalnızca kendisinin duyacağı bir çıtırtıyla sindi ayağımın altında. Çıtırtı kısa kesti gürültüsünü.

Çukurovalı meşhur gardiyan Asım Gün’üm ben, tiz çığlıklar attığım doğrudur. Bu, benden başka Salim Efendi’nin, Emine’nin, Mustafa babamın, Habbe anamın öyküsü. Nasıl unuturum? Asıl derdim Nisan! Dili olsa söylerdi demir parmaklıklar Asım’ın derdini. Asım kısa kesilmiş bir çıtırtıya dahi katlanamazdı. Evet evet, katlanamazdım. Keder keder büyümesindendi isyanı Asım’ın, Nisan’dandı.

 “Sayım vaar, hizaya geç!” Ne çok tekrarlıyorum bu cümleyi şimdi.

Sanki bedenime bir şekilde sirayet etmiş bilcümle mahlûkat topyekûn bir birlikteliği büyük bir gurur halinde ellerinden en yücelere yine ter içinde kaldırıyorlardı. Tıpkı bir sır gibi. Gözlerim boşlukta amaçsızlığı aranırken olduğum yerde kendi iç sesime danışarak etrafımı dinlemeye başladım. İç sesim, titreyen dudaklarımın ılık nefesine aldırış etmeden gerisin geriye dönmem gerektiğini sezdirdi bana. Korku filminden fırlamış gibi değil, hayır hayır, sancılı bir düş gibi, elemli ve nemli bir gülüş gibi. Kapının kolunu yeniden kavradı sağ elim, tersiz ve daha az azimle. Sol ayağım derin kararsızlıkların ardından bir su içimi zamanı kadar yükseldi zeminde. Öylece kaldı boşlukta. Sızı, düşmancasına yayıldı dizlerimden aşağı. Çukurova’nın sarı sıcağında gün be gün ot yolmuş gibi hissetmeden duramadım. Kanım karıncalandı. Zihnim teyakkuza geçti panikleyerek. Sol ayağım kendinden beklenmeyen bir çeviklikle iki karış attı geriye doğru. Sağ el parmaklarım kapının kolunu selamsız bıraktı. Bedenim yavaşça acele ederek u dönüşü yaptı. Soyut bir öykünün soyut koynuna doğru evrildi düşlerim. Son cümlenin yanlışlığından eminim. Silmeye de gönlüm elvermiyor. Emeğin neresi soyut iki gözüm! Bedenim evet bedenim, zaman geçirdi kapıda. Öteledi, beriledi. Olmadı; gerçeğin ve hüznün koynundan alamadı kendini. Toplumcu gerçekçi bir romancı gibi hissetmeden duramadı. Ama bunlar birer öykü! Ya romansa!

Yaşar Kemal selam çaktı yakından; Orhan Kemal daha da yakından. Mahzuni Şerif’in sızısına değinmiyorum bile. Ahmet Arif kızmaz bana bilirim. Bir masa ilişti gözüme. Biraz roka biraz rakı, ikişer yudum da şalgam. Yaşar Kemal’i yarım aralık oturmuş gördüm. Orhan Kemal elinde sigarasıyla hafifçe eğilmiş masaya. Mahzuni Şerif içindeki isyanı efkârıyla harmanlamış, Ahmet Arif’i sormayın gitsin, o bana en yakındı; bildim. Dedim ya kapıda, gerçeğin ve hüznün koynunda. Beceremedim; soyut bir öykünün koynunda kalamadım. Keskin bir ayaz şimdi gönlüm. Üşüdü üşüdü üşüdü. Emek düştü aklına, umut düştü aklına, yokluk-yoksulluk düştü aklına, çaresizlik düştü aklına, hicran düştü aklına, taş zeminler, sert poyrazlar düştü aklına. Başka başka öykülere usulca selam çaktı.

Kapkara karanlıkta, gözlerimin perdelerini iyice çekerek usulca adımladım boşluğu. Sakin ve oldukça sükûnetli davranmaya devam ederek merdivenin kendinden emin olmayan basamaklarını, zihnimdeki mazlum öykülerle birlikte, bir bir adımladım. Geceden uzaklaşmak gibi, güne yaklaşmak gibi; bir rüyanın koynunda sağa sola dönmek, dışarıdan çaresizce izlenmek gibi. Gün sırra kadem bastı. Zihnim sırra kadem bastı. Teri soğumuş ellerim kabuğuna çekildi, sırra kadem bastı. Ben, bir düş gibi karanlığı saldım ruhuma. Ruhum, sevdiğine hasret kumrular misali sardı karanlığı ruhuna.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir