Yazılar
Heybet Akdoğan – Kamusal Alanda Yürümek
Gece, kentin üzerine sükûtunu yayıyor. Sokak lambaları kehribar parıltılarıyla arşınladığım taşları teğet geçiyor. Öz ile kabuk arasındaki görünmez hat yeniden çekiliyor. Günün hengâmesinde, sayısız yabancı nazar altında ufalanan benliğim, tenhalığın bağrında genleşiyor.
Gün ışıyınca adımlarımızın, seslerimizin ve arzularımızın sertçe çarpıştığı devasa bir panayırdayım. Şehrin kavşakları, AVM’leri, sıra sıra beton bloklar… Hepsi bana eş zamanlı olarak hem bir aidiyet duygusu hem de amansız bir kimsesizliği çağrıştırıyor. İnsan selinin ortasında çakılıp akışa bakıyorum. Her bir simanın ardında barındırdığı geniş gölgeyi ve taranmamış iç atlası seziyorum.
Ne var ki iç dünyaların dışarı sızmasına müsaade etmeyen pek çok sebep mevcut. Modern dünyanın kuralları uğruna herkes bir kabulü kuşanmak zorunda kalmış.
Bu arenada bir ip cambazı hassasiyetiyle süzülüyorum. Bir yandan belirmeye çalışarak varlığımı ötekinin idrakinde tescillendirmek gayretindeyim. Diğer yandan ise o bakışların yükü altında ezilip şahsiyetimi aşındırıyorum. Kamunun temposuna ayaklarımı uyduruyorum. Varlığım, kentin insan yoğunluğunda buharlaşıyor. Asıl çıkmazım da tam burada boy gösteriyor: Tenhalığa sığınmadan, kalabalığın içinde yok olmamak için kendimi koruyabilir miyim?
Evimin kapısını kapatıp sokağa karıştığım an, mahrem dünyamın korunaklı kalesinden dışarı adım atıyorum. O dakikadan itibaren artık yalnızca kendimden ibaret değilim. Başkalarının anlatısında bir figür, bakışların odağında bir nesne hâline geliyorum. Kentin demirden, taştan ve sentetik dokusundan oluşan soğuk geometrisinde bir zerre olduğumu iliklerime kadar hissediyorum. Ne büsbütün sürüye karışabiliyorum ne de bu alandan tamamen el çekip yalnızlığın steril hücresinde bir ömür tüketebiliyorum.
Gönüllü bir gösteri düzeninin parçasıyım. Bu sistemin görünmeyen tarafında ise ruhsal inzivamın hakikatini taşıyorum. Hannah Arendt, bu hâlimi, insanın eylemleriyle ve beyanlarıyla kendini ötekilere açtığı, özgürleştiği bir ifade alanı olarak nitelendirir. Oysa çağdaş kentin sınırları arasına sıkışan alan, özgürleşmekten ziyâde örtük bir denetim aygıtının parçasıdır.
Sürekli gözlemlenen, merceklerle ve tanımadığım gözlerle sınırları belirlenmiş bir gözlem kulesinin çemberinde soluklanıyorum. Yanımdan hızla sıyrılan, çehresini bir anlığına süzdüğüm ve belki de ömrümce bir daha karşılaşmayacağım binlerce insan geçiyor.
Jean-Paul Sartre, “Cehennem ötekilerdir” derken belki de şu alıcı gözle baktığım bakışların üzerimde yarattığı kaçınılmaz vesayeti kastediyor.
Kamusal alan ne hürriyet vaad edilmiş bir alandır ne de yalnızlığın bir tecrit odasıdır. O, ötekiyle kurduğumuz riskli temasta benliğimizi yeniden inşâ ettiğimiz ucu açık bir var olma kavgasının meydanıdır. Çünkü kalabalığın uğultusu çekilip de gece kapıyı arkamızdan sürgülediğimizde, üzerimizden çıkardığımız şey sadece bir palto değil; gün boyu o geniş sahnede taşımak zorunda kaldığımız ağır yaşama külfetidir.
Oysa toplum denilen canlı yapının harcı ünsiyettir. Mutluluğu ve acıyı bölüşmeyen insan yığınları toplum olamaz. Olsa olsa aynı coğrafi kodda barınan yabancılar topluluğu olur.
Mimarların pergelleriyle geometriye hapsettiği, sosyologların “çağdaş etkileşim mekânı” diyerek soyut tanımlara bürüdüğü ve kapitalist sistemin görünmez otoritesini her köşe başına bir nizam olarak nakşettiği bu atmosferde hepimiz ortak rollerimizin olduğu bir tiyatronun oyuncuları gibi aynı replikleri söylüyoruz. Hürriyet ile kontrolün, belirginleşme arzusu ile silik kalmaya mahkûm olmanın sürekli çatıştığı bir dönüm noktasını paylaşıyoruz. İşte tam bu noktada, içimdeki yer ile dışarıdaki kurgusal harita arasında sıkışıp kalıyorum.
Kalabalığın ortasında yaşadığım şu derin yalnızlık kadim bir uyuşmazlığın neticesi!..
Meydanlar genişliyor. Binalar göğe doğru beni ezerek yükseliyor. Ben küçülerek bir istatistikten veya bir yaya trafiği verisinden ibaret kalıyorum.
Geniş bulvarların arasında yalnızca şehri kast etmiyorum; aynı zamanda bir sürgünü yaşıyorum. Bu sürgünlük hâli, kentle arama çekilen görünmez bir sur gibi her adımda kalınlaşıyor. Kaldırımlara çarpan topuk seslerimin yankısı, kentin devasa akustiğinde bir saniye bile barınamadan kayboluyor. Sokaklar beni A noktasından B noktasına en hızlı şekilde taşımayı hedefleyen endüstriyel adreslere dönüşmüş. Bu mekanik düzenin içinde durmam ve gökyüzüne bakmam, kamusal düzenin akışını bozan bir davranış olacak. Herkesin bir yere yetiştiği, yetişirken yanındakini geride bıraktığı bu çağdaş koşuşturmacada, yavaşlasam bir pürüz, bir arıza gibi algılanacağım.
Kendime soruyorum: Hızın kutsandığı bir dünyada yavaşlayarak yaşamam mümkün müdür?
Richard Sennett’ın kamusal insanın çöküşünden bahsettiği hüzünlü kehanet, bugün her bulvarda yeniden ete kemiğe bürünüyor. Walter Benjamin’in Pasajlar’da tasvir ettiği o efsanevi flâneur, “şehri bir müze gibi gezinen, kalabalıkların içinde kaybolurken bile kendi gözlemci yetisini koruyan o mağrur yürüyüşçü” bugün kentin kameralarla çevrili, yönlendirici levhalarla donatılmış koridorlarında nefessiz kalıyor. Kent artık gezilecek bir mekân değil; tüketilecek, tüketilirken de insanı metalaştıran bir pazar yeri. Bu alışveriş yerinde kendi rengini ve değerini korumak, bir otobüsün camına alnını dayayıp dışarıdaki neon ışıklarının süzülüşünü izleyip o aydınlığın ardındaki hakiki karanlığı aramaktır.
Işıkların yarattığı yanılsama dağıldıkça, dış dünyanın gürültüsü ile iç dünyamdaki sessiz arayışla tekrar yüzleşmeye başlıyorum. Kehribar parıltıların arasından geçip kentin devasa akustiğine çarpan adımlarım en nihayetinde kurgusal olan haritalar ile ruhumun el değmemiş mahremiyeti arasındaki incecik sınır çizgisine dayanıyor.
Ne çağın hengâmesinden sıyrılıp kentin sokaklarında iz bırakmadan süzülen mağrur bir düş gezgini olabiliyorum ne de bu sürekliliğin dayattığı içi boş repliklere teslim olup kentle bütünleştirebiliyorum.
Durmanın bir pürüz, başını kaldırıp binaların ezici geometrisinden bir avuç mavi gökyüzü çalmanın düzeni bozan bir heves sayıldığı şu amansız çağda; tam da o pürüzlü hâlimi savunmak, benliğimi korumanın en zarif direnişidir.
Gece, örtüsünü kentin üzerine yayıp da kapıyı sürgülediğimde, sırtımdan indirdiğim o çileli yaşama külfeti, sırf bu geniş sahnede savrulmadan, kendi irademle durma cesareti gösterdiğim için bir gün mutlaka kıymet kazanacaktır.
Ötekinin keskin merceği altında kalmak, şahsiyetimi aşındırsa da, yabancı bakışlardan kaçmadan kendimi koruyabilmek, var olma kavgamın sessiz bir zaferi olacaktır.
Kamusal mekânların, beni adsız bir zerreye dönüştürmesine izin vermemek; renkli ışık huzmelerinin sahte parıltısının ardındaki hakikati görmemi sağlayacaktır.
Ne yalnızlığın steril hücresinde bir ömür tüketip dünyadan el çekmektir çare, ne de kamusal alanların insan selinde tamamen eriyip buharlaşmaktır.
Yaşamın olduğu yerler kaç pergelle çizilirse çizilsin, hangi sosyolojik tanıma uyarlanırsa uyarlansın; ölçülere ve kavramlara sığmayan tek yer, göğsümün altında; sol yanımda sakladığım o sınırsız dünyadır.
