Öykü
Mustafa Seyfi – Uçurum Kenarında İntihar Fragmanları
Lucretia* gelip uçurumun ağzında durdu. Önünde sonsuz gökyüzü, gökyüzünün altında ise dipsiz okyanus vardı. Elinde bir hançer tutuyordu. Bu hançerden pıhtılaşmak üzere bir kanın son damlaları düşüyordu toprağa. Toprağın rengi kızıla çalmıştı.
Albert** uçurumun dibindeki kumsalda derin düşüncelere dalmış yürüyordu. Omzuna konmuş karganın farkında bile değil gibiydi, onu ne zamandır omzunda taşıdığını anımsamıyordu. Tek bir soru vardı kalabalık bir cenaze merasimi olan zihninde: Hangisini daha çok sevmişti, annesini mi babasını mı?
Lucretia, Romalı giysilerinin içinde fakat artık Romalı olmayan bir utancın gölgesinde bir adım daha attı uçuruma doğru. Aynı anda Albert de rüzgârın bozduğu fötr şapkasını düzeltmek için durdu, kafasını kaldırdı ve göz göze geldiler. Kadının perişan halini gören Albert içten içe bir acıma duydu. Lucretia duraladı, Albert’in omzundaki seferi karga da havalandı ve gökyüzünde birkaç kulak atıp Lucretia’nın yamacına vardı. Lucretia kolunu kaldırıp buyur etti gelen misafiri. Albert’in kargası, kadının bileğine geçirdi pençelerini usulca.
Albert sanki ilk kez görüyormuş gibi şaşkınlıkla baktı kargasının ardından. Ve yüksek yarın bulunduğu yöne, Lucretia’ya doğru konuşmaya başladı:
“Bir küçük kara karga bile bizden daha özgür. Çünkü kişi hiçbir şeye karar veremez, bu istenmez. Belirlenenlerin dışına çıkan birey, toplumun da -yani sistemin de- dışına çıkar. Bu katılığın da en fazla karşısına çıkan tehlike intihardır.”
Rüzgâr sanki Albert’in sözlerini duymuş gibi hiddetlenerek esmeye başladı. Albert yeniden fötr şapkasını düzeltme gereği duydu ve trençkotunun yakasını kaldırıp sözlerini sürdürdü:
“Bir intihar güzellemesi değil bu, sistem kötülemesi. Sistemin eleştirisini olabilecek en uç özgürlük, yani öz cinayet üzerinden yapma çabası. Kendi yarattığı hastalıklı toplumun tortusu potansiyel müntehirleri, bizzat bu eylemden de alıkoyarak daimî tutsak haline getiren sözüm ona bu kutsal sistemin eleştirisi.”
Lucretia gözlerini kederle yere indirdi önce, rüzgârın getirdiği okyanus köpüğü yüzünü ıslatmıştı. Hançerinin körelmiş ve kan bulaşmamış tarafıyla bileğindeki karganın tüylerini okşadı. Neden sonra aşağıya, Albert’e dönüp donuk bir sesle konuşmaya başladı:
“İntihar düşüncesi, temiz bir suya damlatılan siyah bir mürekkep gibidir. Ne yaparsanız yapın, o su eninde sonunda bulanacaktır. Ya o bulanık suyla sürüp gidecektir bu keşmekeş ya da suyu temizlemek için bardağın içi tamamen boşaltılıp bulanıklıktan sonsuza dek kurtulma yoluna gidilecektir. Bardaktaki suyu boşaltmak ise ölüm demektir.”
Durdu, rüzgârın savurduğu saçını düzeltti kulağının arkasına:
“Yaşam tutarsız ve sonludur, ölüm ise tutarlı ve sonsuz. Hayatın süreklilik maskesi altında her canlı için sayısız zorluk ve ızdırap söz konusu iken, ölüme ulaşan varlıklar için bu tip bir ‘saçmalığın’ lafı bile edilemez. Ölüm, hayatın yegâne manasıdır. Üstelik yaşamın kendisinden daha uzundur, çünkü zamanın zincirlerini koparıp özgürlüğünü kazanmıştır. Amaç, insanın en büyük masalıdır; en ufak bir kıpırtıda kolayca yıkılabilir. Yaşamış ve yaşayan her insanın birer hece eklediği -kelime bile değil-, heybetli fakat manasız bir şey olarak amaç… İnsanın hiçbir amacı mevzubahis olamaz. ‘Amaç’ makyajı ile çirkinliği saklanmaya çalışılmış, bizlere kutsallık kılıfı ile yutturulmaya çalışılan zavallıca yöntemler geliştirmiş tarih hep. Ne yazık ki haklıyım, haksız olmayı sonuna kadar dilerken.”
Lucretia sözlerini bitirmeye yakın Albert’in kargası da huysuzlanmaya başlamıştı. Bir kırgınlık vardı bu kadının sözlerinde, Albert’in öfke ve tiksinti dolu sözlerinden farklı olarak herkese ve her şeye karşı bir kırgınlık. Kendisi gibi kadim bir karganın bile taşıyamayacağı denli ağır bir yüktü bu. O sebeple karga Lucretia’yı bırakıp havalandı, bir müddet gökte süzüldükten sonra hem Lucretia’nın hem de Albert’in yorgun bakışlarını ardında bırakarak karanlık ormana dalıp gözden kayboldu.
Albert okyanusa çevirdi gözlerini ve Lucretia’nın da duyacağına emin olduğu bir yükseklikte kendi kendine konuşmaya koyuldu:
“İntihar, bireyleşmenin tamamlandığı veya tamamlanmaya yakınsadığı toplum ve topluluklarda genel yaklaşım itibariyle en fazla ‘trajik bir ölüm’ addedilmelidir. Oysa bireyleşmeden fersah fersah uzakta konumlanmış, hatta bireyleşme olgusunun günah kabul edildiği yerlerde ise kınama, toplumdan dışlanma, intihar edenin cenazesinin sahiplenilmemesi gibi pek çok sonuçları da var. Ne gülünç. Bizden istedikleri şeylere de bak hele: Dur ölme, yahut öldürme kendini, askerim ol, müşterime dönüş, bu intihar düşüncesinin yarattığı bulanık stresten hasta olup ilaçlarımı satın al, kliniklerimde yat. Gülünç de az, basbayağı pespayelik…”
Halbuki insan ırkı neler neler icat etmemiştir ki bu korkunç boşlukla baş edebilmek adına. Misal din… Başlangıçta insanoğlunun doğa güçleri ile iletişime geçme çabasıydı: yağmurla, güneşle, toprakla, hayvanla. Anlamlandıramıyorsan kutsarsın, üstüne bir de korku duyuyorsan ona adak adar, kurban sunarsın. Fakat insanoğlu bir gün toprağa karışıp yok olacağı gerçeğini iliklerine dek keşfedince din de birdenbire onun sarılıp avunacağı yeni bir mekanizmaya dönüşmüştü. Güçlü imparatorlukların bugünün ulus devletlerine ulaştığı aşamada, dinin de çok tanrılı çok motifli bir unsurdan tek tanrılı benzer kaygılı bir unsura evrilmesi de ilginç bir rastlantıdır… Ve bu mucizevi rastlantı sayesinde din, günümüzde teorik çerçevesi ekonomi politiğin dar açılı fayda potansiyele dayatılmış, maddi güçlere ve beklentilere odaklanmış, insanlara hizmetten çok insanlardan hizmet bekleyen bir şey’e dönüştürülmüştür.”
Albert bir an duraladı. Önce Lucretia’nın acı dolu gözlerinde bir ifade arandı, bulduğu gene yalnızca o soğuk ve kesif utanç olunca bakışını kaçırmak zorunda kaldı. Lucretia susmayı tercih ediyordu. Albert kargasının kaybolduğu karanlık ormana dönüp sözlerini sürdürdü:
“Yaratıcı sevgisinin yerini katı ve pederşahi bir Allah ya da Tanrı ya da Yehova’nın aldığı yerde ahlak kaygısı da olmaz, olsa da yukarıda robot resmini karalamaya çalıştığım maddi sembol ve rutinlere bağlanarak içi boşaltılır zaten. Zira insanlar tüm ahlaki kaygılarını din fenomeni üzerinden yaratıcının işaret ettiği mekanik ödevlere bağlayarak ahlaki yükümlülükten kurtulduklarını zannederler ve bugünkü gibi yozlaşmış bir ahlaka bel bağlarlar. Ahlakı dini pratiğin kısır tanımından görmeyi tercih eden birisiyse, yalnızca kitap toplayıp bu kitapları okumayan ve yalnızca kütüphanesiyle övünen yahut kazandığı paraları harcamayıp kasasını şişiren maddi manevi ‘cimri’lere benzer. Oysa felsefeyi, insanın gücünün yettiği ölçüde Tanrı’ya benzeme gayreti olarak ele alan Kindî’nin perspektifinden bakacak olursak; belki de Tanrı, cahilliği ve kusuru mazur göremeyecek tek ve mutlak güç sahibi olacaktır.
Bütün bunların ışığında sorulacak soru; bireyin kendi ölümüne de karar vermesi, bir medeniyet emaresi midir? Öyle olsa gerek ki günümüz neo-liberal çığlıkların Kudüs’ü sayılan Amerika’da dahi bu durum hoşgörüyle karşılanmaz. ABD’de yaşayan, intihara meyilli bir müntehir adayı, arama motoru adını verdikleri o uyumsuzları fişleme zımbırtısında yaptığı son aramalardan bir filtrenin gazabına uğrar ve intiharı önlenir – önlenmeye çalışılır. Dünyanın en büyük serbest ekonomisi bile mevzubahis intihar olunca, mizah konusu yaptığı kolektif sistemlerden daha müdahaleci bir hal alır ve hatta müdahalecinin Allah’ı olur. Çünkü -savaş, uyuşturucu, işlenmiş besin gibi yollardan her yıl öldürdüğü milyonlarcasına tezat da olsa- bir vatandaşın kendi rızası ile ölmesi işlerine gelmez. Ahırdaki diğer koyunları da uyandıracağı tehlikesine ek olarak, o koyunların her biri halen daha birer potansiyel tüketicidir; akıllı uslu durulması ve ne olursa olsun yaşamaya devam edilerek sistem adını verdikleri bu kutsal garabetin sürmesine yardımcı olunması gerekir ve de beklenir. Koyunların ölümü halinde geride bunca ürün, bütçe açığı masalları, insan değeri hiçe sayılarak sözde insanlar için üretilmiş ancak harcanmamış değerler arkada bırakılmış olur. Hem bir koyunun kendi seçtiği özgür bir yöntemle ölmesinin ne manası var; buyursun psikiyatri kliniklerine, eczane sıralarına, alkolizm kapılarına… Birilerinin de bu koca sektörleri finanse etmesi gerekmez mi?”
Albert birdenbire sustu. Yorulmuştu ve soluk soluğa kalmıştı. Dahası ve işin kötüsü, konunun içine saplanıp kaldığını ve dibe doğru battığını fark etmişti. Utandı. Çekinerek de olsa Lucretia’ya baktı. Kadının gözlerinde, muhatabının kendisi olduğu besbelli anaç bir acıma vardı. Bu, Albert’in utancını ikiye katladı. Onu ilk gördüğündeki acıma duygusunu ve ondaki utancı anımsadı. Sanki sessiz sedasız birbirlerinin duygularını takas etmişlerdi.
Kısa süren karşılıklı bir sessizlikten sonra kaldıkları yerden Lucretia uçurumu adımlaya, Albert ise yoluna devam etmeye koyulmuştu ki ikisi de aynı sese, karanlık ormandan gagasında iki dal lotus çiçeği*** ile dönen kargaya döndüler. Karga ilkin Lucretia’ya uzattı çiçeği, Lucretia hediyesine uzanırken elindeki kör hançer düştü ve uçuruma tırmanan kayalıkların arasında kayboldu. Karga daha sonra da eski dostu Albert’in yanına vardı, çiçeği uzatıp gene kendi yerine, yani Albert’in omzuna kondu. Lucretia ve Albert birbirlerine bakıp dostça gülümsediler, ellerindeki lotus çiçeklerini kadeh gibi kaldırarak birbirlerini selamladıktan sonra geldikleri yönlere gerisingeri döndüler.
*Lucretia: Romalı tarihçi Livius‘un aktardığına göre Cumhuriyet öncesi son Roma kralı Tarquinius Superbus’un oğlu Sextus Tarquinius tarafından kaçırılan, tecavüze uğrayan ve daha sonra bu nedenle intihar eden soylu bir Romalıdır.
**Albert Caraco: Türk-Yahudi kökenli, Fransız asıllı Uruguay vatandaşı filozof, yazar, denemeci ve şair. 1969 yılında annesinin ölümü Caraco’yu kötü etkilemiş ve “Post Mortem” adlı eserine de bu olayın etkisi geniş biçimde yansımıştır. 7 Eylül 1971 tarihinde babasının da ölümünden kısa bir süre sonra intihar ederek yaşamına son vermiştir.
***Lotus Çiçeği: Pek çok inanışta yeniden doğuşu, zihnin duruluğunu ve ruhun saflığını sembolize eden, durgun sularda, bataklık ve göl kenarlarında yaygın şekilde yetişmekte olan bitki.
