Connect with us

Mektup

Meryem Ağar- Baba II

Published

on

Baba,

Sen ve yaşam arasında bocalıyorum. Dünya canımı sıktı, ben de eve dönüp seni yazmaya koyuldum. Yine öldüremedim yani seni; hep dediğin gibi, beceriksizin tekiyim, ve sığındığım en büyük hakikat sensin. Oysa yaralamaya devam ediyorsun beni. Merhaba baba.

Sen gittikten birkaç ay sonra rüyamda görmüştüm seni. Öbür dünyadan aramıza geri geliyordun üç günlüğüne, sonra geri gitmek üzere. Allah bana bir iyilik yapıyordu anlayacağın; bir şans, bir şans. Sana sarılıp seni öpebilmem için bir şans, bir fırsat. Karşımda duruyorsun, evde birileriyle konuşuyorsun, bir şeyler yapıyorsun, sonra dışarı çıkıyorsun, zaman akıp gidiyor, ben erteliyorum sana yaklaşmayı sürekli, rüyamda bile o kadar zor geliyor ki. Yine başaramıyorum en sonunda. Birinci gün, ikinci gün, sonra üç. Evler geliyor evler gidiyor, sen geliyorsun sen gidiyorsun. Sonra yine bir sabah gidip bir akşam hiç gelmiyorsun. Ben pencere kenarında dışarıya, gittiğin yollara bakıyorum tek başıma, üçüncü günün sonunda. Duruyorum öyle. Çok, çok ağlıyorum. Çok zoruma gidiyor, biz seninle birbirimizi de aramızdakini de hiç aşamadık. Ondan kırgınım, eksiğim biraz her yerde.

Aynı yılın yazında yine rüyamdasın. Oturduğumuz evin önünde müthiş bir kalabalık var, bir düğün dernek, bir şey var. Herkes dans ediyor, dans ederek koca bir yuvarlak oluşturuyor, o topluluğun arasında duruyorum. Sonra birden nasıl oluyor, o kalabalığın içinde tüm heybetinle seni görüyorum, öldüğünün bilincindeyim rüyamda ama seni görüyorum, sen gelmişsin, yaşama, dünyaya dönmüşsün. Sırtın dönük ama tanıyorum seni. Herkeste tatlı bir telaş var, çok mutlular, kimse senin farkında değil. Kolundan tutup çekiyorum seni, yüzüne bakıyorum, ağlamaya başlıyorum, çok ağlıyorum, sarılıyorum sana, güçlü bedenine yaslanıyorum; o sıcaklığı ilk kez o gece rüyamda hissediyorum. Ben ağlamaya başlayınca, “yapma ağlama” der gibi boynunu yana doğru bükerek bakıyorsun bana. Bu halin korkunç içimi sızlatıyor. Tekrar gideceksin biliyorum, deliler gibi ağlıyorum. Ertesi sabah oluyor, hasta yatağında buluyorum seni, bir gün önceki güçlü ve sağlıklı senden eser yok, yaralar ve sargılar içindesin, çok hastasın, öleceksin, biliyorum. Ancak başka bir yerde, uzak bir evde ölmen gerekiyor, biraz daha kal diye yalvarıyorum evrene ama olmuyor, bizim dışımızda bir irade var her şeyi belirleyen, ve bu yüzden gitmemiz gerekiyor, gidiyoruz. Sonra gittiğimiz evde senin ölüm döşeğini hazırlıyor, yatağını seriyorum, lastikli çarşafı yatağın köşelerine geçirmeye çalışıyorum ancak yapamıyorum bir türlü, ağlıyorum. Üstelik bu yatak senin dev gövden için oldukça küçük, babam buraya sığmaz diyorum ama sığıyorsun bir şekilde. Sen yatağa yattıktan sonra ellerini tutuyorum sıkıca, çok çok ağlıyorum. Ve en sonunda seni orada bırakıp ağlayarak eve dönüyorum bir başıma… Derken gözyaşları içinde uyanıyorum. Gecenin körü, çıt yok etrafta. Günlerce rüyanın etkisinde kalıyorum, ertesi gün unutmamak için bir defterin arka sayfalarına aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum rüyayı. Oysa  rüyanın aksine, sen hiç hastalanıp da düşmedin yataklara baba, sana hiç sarılmadım bir an öleceksin diye. Sana bir an için olsun veda edememek ruhumu sarsmış; habersiz, erken ve ani gidişin beni çok kırmış belli ki baba.

Bir başka gece yine rüyamdasın. Evdeyim, gecenin körü, sokakta bir arbede, bir kavga var. Dışarı koşuyorum ne olduğunu anlamak için ve seni görüyorum baba, yanıyorsun, seni yakmışlar, karanlığın içinde tüm kırmızılığınla duruyorsun, ateşler içindesin, “babam yanıyor, babam yanıyor, babamı niye yaktınız” diye çığlık atıp etrafa, insanlara saldırıyorum. Ve uyanıyorum. Çok çok ağlamak düşüyor sonra yine bana.

Beynim defalarca ölümün üstüne senaryolar kurdu baba, defalarca. Oysa ben ölümünden hiç korkmazdım, öleceğini hiç düşünmezdim; sen ölümden güçlü, var olmak ya da yok olmaktan başka boyutta, tapılası bir ilah gibi durdun hep tüm karanlığınla bu dünyada. Senin o tanrısal, o heybetli, o büyüleyici gövdenin her insan gibi bir gün yıkılacağı ve yerin altında yatacağı fikri o kadar uzaktı ki bana. Öldüğün gün inanamadım, hâlâ bekliyorum bir gün çıkıp bir yerlerden geleceksin diye. Ama yine de ben seni hep, o gittiğin kör karanlık cumartesi gecesinden önce dahi ben seni hep, esasen ölüme iliştirdim baba. Karanlık ve sessiz, ıssız ve tahmin edilemez, büyülü ve korkunç. Çocukluğum boyunca içime müthiş büyük bir ölüm duygusu ektin, ölüm duygusu nedir, bu nasıl açıklanır, inan bilmiyorum, yalnızca hissediyorum; ölümle olan ilişkim, yaşamla olan ilişkimden daha sıkı ve daha yoğun. Seninle olan ilişkim, sana duyduğum bağ ne kadar karmaşık, toksik ve çelişki dolu ise ölümle de yaşamla da kendimle de kurduğum bağ öyle karmaşık, toksik ve çelişki dolu.

Hatırlıyor musun, ölmeden birkaç hafta önce bir gece eve çok geç gelmiştin, yataktaydım ama henüz uyumamıştım, seni duydum o gece ben, ağladın. Titrek sesinle ‘’Ben yaşamayı bir türlü öğrenemedim.’’ dedin anneme. Oturdun içini çeke çeke ağladın. Öbür odadan yanına gelmek istedim, gelemedim, biliyorsun: yine duvarlar! Duvarların bir tarafında sen, bir tarafında ben. İçim sızladı,yatakta büzüldüm, içimi çeke çeke ağladım.

Biliyor musun, ölüm haberini duyduğumda sanki rahatladım, bir şeyler olması gerektiği gibi olmuştu, sular böyle akmalıydı, yollar böyle uzamalıydı, sanki yapbozun bir parçası yerine oturmuştu, hani içime bir ferahlık gelmişti. Senin aldığın nefesler yüktü, ağırdı çünkü. Benim içim hep senin yaşamına acımıştı, sanıyorum ondan hafifledim biraz. Bunu da kimselere söylemedim. Anlamazlar baba, anlamayacaklar. Olsun varsın. Utanç duymuyorum bunun için, duymayacağım hiç.

Ama en zoru da şu: Senin bilincinde olup sensiz kalmak. Yokluğun korkunç bir rüyanın beni ağlatan anısı gibi. Yokluğun korkunç, yokluğunda nefes almak kalbimi kırıyor baba. Sensizliğin faturasını da kesiyor dünya bana yokluğunda. Ama bu çok uzun bir mesele, yetimliğin tarihi ölümden de eskidir baba, bilemezsin.

Her yerim senin özleminle dolu, onun içindir ki ölümümü özlüyorum, bir gün nefessiz kalmayı; insan henüz hiç gerçekleşmemiş bir şeyi özler mi baba? Ben özlüyorum, ölümümle rahata erecek özüm, senin gibi, biliyorum. Pis bir denizde boğulmak, uçmayı bilmeyen aciz bedenimin bilmem kaçıncı kattan asfalta yapışması, onlarca ilaçla kahrolan midem, boynumu kavrayan güzel bir halat, kalbime saplanan keskin bir bıçak, beynimde patlayan pahalı bir silah; hepsi için arzuyla çalkalanıyor ruhum. Anlıyorum ki bu yaşam dedikleri şeyi ben de pek beceremiyorum.

Ama önce seni öldürmeyi istedim, yaşamak için seni öldürmeyi. Seni bilmiş olmak, acı çekmiş ruhunun yaşadığına tanık olmuş olmak canımı o kadar yakıyor ki. Senin korkunç hayaletin yokluğunda bırakmıyor peşimi, onun için öldürmeliyim seni. Ama olmuyor baba, öldüremiyorum seni, öğrenemiyorum yaşamayı, yanına gelmek istiyorum şimdi. Belki de kefeninin ceplerine doldurmalıydın beni.

Şimdi ben ne yapacağım? Hangi ihtimali seçeceğim ya da hangi ihtimal beni seçecek? Bir yoluna bakacağım baba, ya da yollar uzun uzun bana bakacak. Biliyorum, senden başka sonum, senden başka yolum yok baba. Bir gün sana merhaba, yaşama elveda diyeceğim. Kızma bana.

Kızın; Meryem!

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir