Connect with us

Öykü

Yusuf Kara – Good Bye Hikmet

Published

on

Çarşının son kovboyu  / Hikmet hüzünlü bir hikâyenin en sert oyunu

Çarşının bu tozlu ve eski dekorunda, esnafın Hikmet’le olan imtihanı sabahın ilk ışıklarıyla başlardı. Bir dükkanın önünden geçerken, muzip bir esnaf başını kaldırıp “Hello Hikmet!” diye seslendiğinde, Hikmet’in adımları aniden yavaşlardı. Omuzundaki o çuvaldan bozma çanta hafifçe sarsılır, şapkasının altındaki kısık gözleri muhatabına kilitlenirdi. Hikmet için bu yabancı selam, cevapsız bırakılacak bir şey değildi; ama onun cevabı asla beklendiği gibi olmazdı. “Hello” diyene, o anki ruh haline göre ya derin bir sanatsal tınıyla “Çello” derdi ya da yeşil sahaların sertliğini hatırlatan bir edayla “Felipe Mello” diye yapıştırırdı cevabı. Bu kelimeler onun lügatinde birer kalkan gibiydi. Eğer karşısındaki kişi ısrar ederse veya o anki müziğin ritmini bozacak kadar gürültü yaparsa, Hikmet teybinin sesini biraz daha açar, cebindeki yedek pillerin ağırlığını eliyle kontrol eder ve o meşhur son sözünü söylerdi: “Good bye.”

O çarşının tozunu yutmuş, kasetlerin manyetik bandında yaşayan adamın adı başka bir şey olamazdı: Good Bye Hikmet. İsimsiz kahramanların, modern zaman şövalyelerinin ve kendi sessizliğinde fırtınalar koparanların adıdır bu.İnsanlar ne derse desin, konuşmanın sonu hep aynı mahkemeye bağlanırdı. Hikmet, karşısındakini artık kendi “vahşi batı” sokağında görmek istemediğinde, teybinin sesini sonuna kadar açar, tozlu çizmelerini yere vurur ve o meşhur infaz kelimesini söylerdi:

“Good bye.”

Bu tuhaf kelime oyunlarıyla örülü diyalog, çarşı esnafı için gündelik bir ritüel haline gelmişti. Hikmet, kirli sakalları ve bakımsız kıyafetleriyle, “çello”nun zarafeti ile “Felipe Mello”nun hırçınlığı arasında gidip gelen, kimsenin tam çözemediği bir muammaydı. Her “Good bye” deyişinde, arkasında bıraktığı şaşkın yüzlere bakmadan, teybinden yükselen ıslıklı kovboy ezgileriyle dükkanların arasından süzülüp giderdi.

Çarşının girişindeki ulu çınar ağacının altında, elinde son model telefonuyla canlı yayın açmış, etrafına toplanan birkaç gence şov yapan asi bir delikanlı, Hikmet’i görünce gözleri parladı.

“Aha, bakın beyler, çarşının son mohikanı geliyor!” diyerek Hikmet’in önünü kesti delikanlı, kamerasını Hikmet’in güneşten kavrulmuş, kirli sakallarla kaplı yüzüne iyice yaklaştırarak.

“Selamün aleyküm, sayın kovboy abim! Hello Hikmet! Takipçilerime bir ‘hello’ desene, kırmazsın bizi di mi?” diye sırıttı çocuk, cıvık bir neşeyle.

Hikmet durdu. Adımları bıçak gibi kesildi. Tozlu, kenarları sarkmış şapkasının tereğini yavaşça yukarı kaldırdı ve omuzundaki teybin sesini, kovboyların en hüzünlü, en bıçak sırtı ıslık melodisi yankılanana kadar açtı. Bakışları, çocuğun gözlerindeki o boş, dijital gürültüye kilitlendi.

Delikanlı, Hikmet’in sessizliğinden cesaret alarak, “Hadi be amca, iki kelime bir şey söyle altı üstü! Bak kaç kişi izliyor, popüler olursun fena mı?” diye üsteledi, telefonu daha da yaklaştırarak.

Hikmet derin bir nefes aldı. Gözlerini kıstı, sanki evrenin tüm kederini omuzlamış gibi kısık, titrek bir sesle, telli bir çalgının en pes notası gibi yankılanan o kelimeyi döktü dudaklarından:

“Çello…”

Çocuk, şaşkınlıkla arkadaşlarına baktı, sonra kameraya döndü. “Ne çellosu la? Amca iyice sıyırdı herhalde. ‘Hello’ diyoruz, ‘çello’ diyor. Ne alaka?” diyerek kahkaha attı.

Hikmet’in bakışları daha da sertleşti. O an, o cıvık gülüşün, o dijital ekranın arkasındaki boşluğun, kendi dünyasındaki o saf, hüzünlü ritmi kirlettiğini hissetti. Parmakları, yeleğindeki kaset çantasına, omuzundaki teybin cızırtılı bandına gitti. Bu sefer, sesi daha gür, daha net, bir stoper çevikliğiyle yankılandı çarşıda:

“Felipe Mello!”

Delikanlı donup kaldı. “Felipe Mello mu? La amca, futbol mu konuşuyoruz şimdi? Ne alaka, ne alaka?” diye bağırdı, artık sinirlenmeye başlayarak. “Soru soruyoruz, saçma sapan cevaplar veriyorsun. ‘Hello’ demek bu kadar mı zor?”

Hikmet için mahkeme kurulmuş ve hüküm çoktan verilmişti bile. Gözlerini kıstı, teybindeki cızırtılı müziğin ritmine ayak uydurarak sırtını döndü. Omuzunun üstünden, o buz gibi, o nihai kelimeyi bıraktı:

“Good bye.”

O andan itibaren o delikanlı, o telefon, o canlı yayın, Hikmet’in vahşi batısında artık bir gölgeden bile daha değersizdi. Hikmet, çizmelerini yere vura vura, arkasına bile bakmadan, omuzunda cızırtılı melodisi, çantasında hüzünlü kasetleriyle kalabalığın içinde toz olup gitti. Geride kalanlar ise, sadece o ıslıklı western müziğinin yankısını ve Hikmet’in o gizemli, hüzünlü sessizliğini dinlediler.

Çarşının kuytu köşesinde, buharı tüten kazanların kokusuna bürünmüş küçük bir esnaf lokantasına girdi Hikmet. Omuzundaki teyp, düşük piller yüzünden her zamankinden daha pes, daha yorgun bir ıslık çalıyordu. Köşedeki masaya, sanki bir kasaba şerifi edasıyla oturdu. Teybi masanın tam ortasına, kaset çuvalını ise yanındaki sandalyeye bir emanet gibi bıraktı.

“Az kelle paça, bol sarımsak,” dedi sesi çello teli gibi titreyerek.

Çorba geldi. Hikmet, kaşığı her daldırışında teybin ritmine ayak uyduruyordu. Tam o sırada yan masadan hızla geçen birinin ceketinin ucu, Hikmet’in sandalyenin kenarına iliştirdiği o meşhur, tozlu kovboy şapkasına çarptı. Şapka, yavaş çekim bir film sahnesi gibi süzülerek yerdeki kirli karolara düştü.

Lokantanın genç garsonu iyi niyetle atıldı. “Eyvah kovboy, şapkan kirlenmesin!” diyerek eğildi, şapkayı yerdeki tozun içinden çekip alacaktı ki; Hikmet’in elindeki kaşık kaskatı kesildi.

“Bırak!” diye gürledi Hikmet. Sesi lokantadaki kaşık seslerini bir bıçak gibi kesti. “Dokunma ona!”

Garson elini havada asılı bırakıp şaşkınlıkla bakakaldı. “Amca, kirlenmesin diye şey ettim…”

Hikmet, çorbasından bir yudum daha alıp bakışlarını garsona dikti. Bakışları Felipe Mello sertliğindeydi o an. “O şapka yerin tozunu tanımazsa, başımın kıymetini bilmez,” dedi kısık bir sesle. “Kendi düşen ağlamaz, kendi düşen şapka da başkasının eliyle kalkmaz.” diyerek eğildi, şapkayı yerden bizzat kendisi aldı. Tozuna bile üflemeden, kutsal bir eşyayı yerine koyar gibi başının üzerine yerleştirdi. Şapkanın tereği gözlerini tekrar gölgelediğinde, lokantanın içindeki o gergin sessizliği teybinden yükselen cızırtılı bir armonika sesi bozdu.

Garson mahcup bir şekilde, “Kusura bakma amca, yardım edelim dedik, hello dedik yani…” diye geveledi.

Hikmet kaşığını masaya bıraktı. Teybinin sesini tek bir hamleyle en sona getirdi. Garsonun gözlerinin içine, o bitmek bilmeyen hüzünle baktı.

Çello…” dedi önce, sanki garsonun o sığ yardım isteğini evrensel bir kedere boğar gibi. Ardından sandalyesini gıcırdatarak ayağa kalktı, teybini omuzladı, kaset çuvalını kavradı. Kapıdan çıkmadan hemen önce, omuzunun üstünden buz gibi bir rüzgar estirdi:

Good bye.

Garsonun elinde yarım kalmış bir bez, kulağında ise uzaklaşan  çizme sesleri ve teybin hıçkırığı kaldı.

Hikmet tüm karizması ile çarşıda salınarak yürümeye devam etti vardır bir hikmeti dedi gören herkes ….

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir