Connect with us

Öykü

Ümit Cengiz- Madame Tussauds Müzesi

Published

on

İstanbul Müzesi, bütün güzelliğiyle İstanbul’ a ayak uyduruyordu. Bu onun için mecburiyet değil bir zevkti. Ben de şu anda burada yürürken bu duyguyu daha iyi anlıyordum. İstiklal Caddesi’nde attığım her adımda gerçeklerin farkına varıyordum. Tam o sırada Mısır Apartmanı’nın önünde geçiyordum. Mısır Apartmanı, Mehmet Akif Ersoy’un ölümüne kadar yaşamış olduğu apartmandı ve burada vefat etmişti. Belki o da bu caddede her yürüdüğünde aynı duyguları hissetmişti kim bilir?
Tüm bu düşünceleri kafamdan atmam gerektiğini biliyordum. Caddenin tam ortasında durduğumda Beyoğlu’nun gündüz ne kadar durgun olduğunu düşünüyordum. Halbuki Beyoğlu geceleri bu kadar sessiz değildi ve ben bunu biliyordum çünkü birkaç kere karanlığın çöktüğü zamanlarda buralara uğramıştım. O zamanları bir kenara atıp koyarken tekrar yoluma devam ettim. Önümde ihtişamlı bir şekilde duran Madame Tussauds Balmumu Müzesi duruyordu. Bir an önce içeri girmeliydim çünkü çok etkileneceğim manzaralar göreceğimi hissediyordum. O sırada çantamdan günlüğümü çıkardım ve 28 Kasım 2016 yazdım.
Bunun devamında ne yazacağımı planlıyordum. Her şey çok güzel bir şekilde devam ederken küçücük planı bir bomba sesi böldü ve derin bir uykuya daldım. Güzel bir rüyanın eşiğinde müzeye ayak bastım. Müzede yankılanan saz sesi beni kendine çekiyordu. O saz sesine doğru ilerledim. Sonra Neşet Ertaş’ı sazına sarılmış bir şekilde buldum. Balmumu heykeli canlanmış ve beni çağırıyordu. Yanına oturduğumda kalbim çarpmaya başladı. Sazın nazik sesi ve kalp çarpıntımın sesi birleşti. Müzik, bu birleşimden sonra durduğunda ‘’ Siz bu sanatınız karşısında insan büyüleniyor, başka alemlere gidiyor hatta sevdiklerini düşünüyor. Sevmenin ve sevilmenin ne kadar değerli olduğunu anlıyor. Seni seviyorum demenin önemini anlıyor’’ diyerek araya girdim.
Bu cümlelerin üzerine Neşet Ertaş araya girdi.
‘’Bizim oralarda ‘’Seni seviyorum’’ denmez, ‘’Sana kurban olurum’’ denilir ama olsun. Sevgi, her cümlede ve her kelimede aynı anlama gelir hatta sevgi her kişide güzel durur. Aşk, her kişide güzeldir çünkü gönül kimi severse aşk onda güzeldir’’
Bu sözler onun sözleriydi. İçindeki her şeyi dile getirdikten sonra bedeni tekrar cansız bir hale bürünüyordu. Ben de bu duruma şahit oluyordum. O anda bir kahkaha sesi duydum. Bu kahkaha sesinin nereden geldiğini bulmaya çalışırken bir uçak gördüm. Sabiha Gökçen uçağın yanında durmuş bana bakıyordu. Beni görünce kolumdan tuttu ve ‘’ Başardım biliyor musun? Bugün 24 Şubat 1936, ilk uçuş yaptığım tarih, çok mutluyum. Bundan sonraki hedefim ise İstanbul’dan Bursa’ya uçmak. Bunu gerçekleştirmeyi çok ama çok istiyorum’’ dedi.
Yaşadıklarıma inanamıyordum. Sabiha Gökçen karşımda duruyordu. Çok şaşkındım ama bunu bir kenara bırakıp ona ‘’ Atatürk’üm buna sevindi mi?’’ diye sordum. Sabiha Gökçen’in gözünden bir damla yaş döküldü sonra ‘’Çok sevindi. Bir kadın olarak başarıyı tattığımı görünce mutlu oldu. Sadece manevi evladı olduğum için değil bir kadın olarak bu duyguyu yaşadığım için gurur duydu çünkü başarının cinsiyeti yoktur Kadınlar isterse her şeyin üstesinden gelebilirler. Bütün başarılarının kilidini açmak onların elinde. O yüzden sen de başarabilirsin’’ dedi.
Gözlerim dolu bir şekilde onu izledim zaten sonra bedeni cansız bir hale büründü. Kendime engel olamadım ve ağlamaya başladım ama gitmem gerekiyordu. Gözlerimde yaşları silerek yoluma devam ettim. Yavaş adımlarla ilerlerken müzedeki ışıklar birden söndü. Karanlığın ortasında bir köşede yanan ampul gördüm ve ışığı takip ettim. Işığa yaklaştıkça sesler duymaya başladım. O sırada biri ‘’ Buldum!’’ diye bağırdı.
‘’Bu benim bininci denememdi inanamıyorum. Thomas Edison, ampulü icat ettin. Başardın be!’’
O kadar sevinçliydi ki yerinde duramıyordu. En sonunda beni fark etti ve kafasını çevirdiğinde beni görüp ‘’ Eyvah! Sende mi buradaydın? Sevinçten değişik değişik hareketler yapıyordum. Sana mı yakalandım?’’ dedi.
Gözlerindeki merakı gizlemeye çalışırken bir icadın bulunuluşuna tanıklık ettiğimi yeni yeni anlıyordum. ‘’ Gerçekten bininci deneyişte mi buldunuz? Dokuz yüz doksan dokuz kez hata yapmanıza rağmen bininci deneyi yapmakta ki gücü nereden buldunuz?’’ demekten kendimi alamadım. Edison, kısa bir süre bunu düşündükten sonra ‘’ Ampulun icadı bin aşamalı bir süreçti. İlk dokuz yüz doksan dokuz aşama bininci ve son son aşamaya götüren öğrenmelerle doluydu. Ben de bunu denedim, hayallerimi bırakmak istemedim çünkü en büyük zayıflık bırakmak da yatar. Başarıya giden yol ise bir kez daha denemekten geçer’’ dedi. Söyleyecekleri bittikten sonra Edison, karanlığa gömüldü ve bedeni cansız bir hal aldı. Onu o halde bırakıp tekrardan müzede yol almaya başladım ve yol alırken ‘’ Bismillah! Ya Hak!’’ gibi sesler duydum. Sesin geldiği tarafa gittiğimde İstanbul Fethi’nin hazırlıklar için karadan yürütülen gemileri gördüm hatta şahi toplarının yapılış sürecine rastladım.
Gördüklerim beni hayrete düşürdü. Şu anda tam karşımda Fatih Sultan Mehmet bütün ihtişamıyla konuşmaya başladı.
‘’Ey, Konstantiniye! Ya sen beni alırsın ya da ben seni alırım belki zor olacak ama masumlara zarar gelmeyecek çünkü biz toprakları değil gönülleri fethetmeye geldik’’
Bu konuşma karşısında heyecanlandım ve o heyecanla da koşarak onun yanına gidip ‘’ İstanbul’u fetheden komutan ne güzel komutandır. Siz ne güzel, ne kadar cesaretli bir komutansınız’’ dedim. Fatih Sultan hem gururluydu hem de kendinden emindi.
‘’ Çok şanlısın. Şu anda bir tarih yazılıyor ve sen buna şahit oluyorsun. Aslında sen de kendi tarihini yazıyorsun. Bu senin ne kadasr cesaretli olduğunu gösteriyor çünkü tarih yazmak korkaklara göre bir iş değildir’’
Fatih Sultan Mehmet, son sözlerini söyledikten sonra sonsuz bir sessizliğe gömüldü ve ben o sessizlikte ağlamaya sesleri duymaya başladım. İleride küçücük bir odada ve o odada bir şeyi bekleyen doktorlar. Onları görür görmez hemen yanlarına koştum. Tam ‘’Ne oluyor burada?’’ Atatürk’ü gördüm. Gözlerime inanamıyordum. Yatağında yatıyordu ve son zamanlarını yaşıyordu. Ölümün soğuk yüzüyle karşılaşmayı bekliyordu. Koşarak baş ucuna gittim ve ellerini tuttum. Gerçekten elleri buz gibiydi. Sonra o da benim ellerimi tuttu ve ‘’Benim naçiz vücudum bir gün toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Senden emanetime göz kulak olmanı istiyorum çünkü vatanın bütün ümidi sizin gibi genç kuşakların anlayışına ve enerjisine bağlanmıştır’’ dedikten sonra gözlerini sonsuza dek yumdu.
Benim de gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Kafamı göğsüne dayayıp müzedeki karanlıkta kayboldum. Bu karanlık bir rüyanın sonuydu. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Bağrışlar, çığlıklar ve kan revan içinde ne olduğunu anlamaya çalışırken İstanbul’da bombalı bir saldırı olduğuyla ilgili konuşmalar duyuyordum ama yaşadığım acı konuşmaları duymamı engelliyordu. İşte o an acı içinde kıvranırken defalarca tekrar ettiğim ‘’ Aynı teraziye koysam da canım ile vatanımı, vatanım her zaman daha ağır gelecek. Ne olursa olsun bu meydanı çakallara yem etmeyeceğim’’ sözüyle derin bir uykuya daldım.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir